Kurban Bayramı öncesinde (16 Aralık 2007) İHH İnsani Yardım Vakfı ile birlikte, kurban kesip et dağıtmak üzere Cibuti'ye doğru yola çıktık. Afrika'nın Kızıldeniz sahilinde Etiyopya ile Somali arasında kalan küçük bir ülke burası. Sıtma, sarıhumma, AIDS gibi hastalıkların yaygın olduğu, dünyanın en yoksul birkaç ülkesinden biri. 10 gün boyunca şahit olduğumuz yoksulluk ve küresel güçler karşısındaki çaresizlik içimizi kan ağlattı. Partner kuruluş El-Birr'in başkanı Amina Hanım ve arkadaşlarına sorduk bunun sebebini. Kuraklık, ziraate elverişsiz topraklar, sömürgecilerin meslek öğrenmelerini engellemesi, yüzde 70'leri geçen işsizlik, sanayi olmaması, Somali-Etiyopya arasındaki savaşlar, kabileler arası çatışmalar, erken ölümler, hastalıklar yüzünden ortada kalan sayısız yetim yoksulluk için ilk sıralanan gerekçelerdi.
Dünyanın en önemli ve stratejik körfezlerinden birinde 350 km kıyısı olan bu güzel ülke balık tutmasını öğrense yeter oysa. Ulaşım gelirlerine tersanelerdeki üretimi de ekleseler zengin olurlar. Fakat '1977'de bağımsızlığımıza kavuştuk' deseler de fiilen Fransızların hakimiyeti sürüyor. İş başına getirilenler hiçbir muhalif sese izin vermiyor. Ölüm ve işkence kapıda bekliyor. Çok tedirgin gördük aydınları. Fransa şimdi de Amerika'ya pazarlıyor bu önemli toprakları. Halka göz açtırmıyorlar açıkçası. Yerli işbirlikçiler yoluyla bütün imkânlarına el konulmuş. Kadınlar ayda 50 dolara 24 saat hizmetçilik yapacak bir iş bulsa seviniyor. Yaşam, genelde her şey iyi giderse 40-45 yaşında noktalanıyor. Çok genç ölümler de var yoksulluk yüzünden. Bütün sahilleri işgal eden, buradan Afrika ve Körfez ülkelerini kontrol eden ABD'nin büyükelçiliği 250 aileye bir miktar yardım yapıyormuş. Dünyanın en büyük Amerikan üssünün de burada olduğu söylendi. Fransızlar genelde kendi zengin ve ihtişamlı gettolarını kurmuşlar, halka zerre kadar acımadan Paris'te bulamayacakları lüks bir yaşam sürüyorlar. Kendi özel marketleri var, envai çeşit ürünle dolu. Kilometrelerce uzanan duvarların bir yanında görkemli bir yaşam, öte yanında açlıktan ayakta duramayan insanlar var. Sarıldığımızda kemikleri göğsümüze batan insanlar. ABD büyükelçiliğinin olduğu semte giremedik bile; çünkü yasaktı. Bu yaman çelişkilere tanık olmanın travmasıyla olağan yaşamımızı sürdürmek artık hiç kolay değil.
Yoksulluğun dibe vurduğu, susuzluk çekilen Ripta köyüne güçlükle ulaştık. Buradan bir hastanın hastaneye ulaştırılması imkânsız, öyle ücra ve mahrum bir yer. Köyün ileri gelenleriyle bir toplantı yaptık, "Ne istersiniz köyünüze?" diye sorduğumuzda su ve ekmekten önce İslami birikimi aktaracak bir okul istemeleri çok çarpıcıydı. Halk, başlarına gelen şeyin tam olarak bilincinde değil. Antiemperyalist bilinç çok zayıf, sadece sonuçlarıyla karşı karşıya kalmışlar. Öte yandan devlete yakın olanlar, memurların bir kısmı Avrupalı gibi yaşamaya çalışıyor ve bu yaman çelişki hepimizin insanlık krizi. Müslüman entelektüeller ise bizde saf, temiz, duru bir İslam pratiğinin izlerini bıraktı. Kardeşlik duygularımızı tazeledik. Son söz olarak şunu söyleyebilirim ki; Cibuti'yi ve bütün İslam hinterlandını, Diyarbakır gibi, İstanbul gibi görüp geniş bir vizyonla bizden bir parça olarak hissetmedikçe "elden bir şey gelmez" tekerlemesiyle çürümemiz kaçınılmaz. *Yazar
Görmezden gelen, görülmeyi de hak etmez
Yetimlere bayram elbisesi dağıtırken bizi uzaktan izleyen bir kadınla konuşmak istedim. Ellerimle onunla konuşmayı ne kadar istediğimi, fakat dilini bilemediğimi ima ettim. O da bunu çok iyi anladığını göstermek için elimi tuttu, yukarıyı işaret etti. Anlaşılmayacak gibi değil: Ortak konumuz yüce Allah. O bizi birleştiriyor, dert etme, konuşsak bunu konuşurduk zaten, işte konuştuk böylece, diyor. Hepimiz zor bir sınavdan geçiyoruz. Onlar tevekkül dolu, asalet içinde derin bakışlı güzel bir millet. Sınavı kaybedecek olan biziz, onları görmezden gelerek. Kişisel hayatlarımıza gömülüp küçük hesaplar peşinde ömür tüketerek.
Bu yoksul ülkede herkes var; Türkler yok
Cibuti'de Türkler hariç herkes var. Japonlar, Almanlar, Suudiler, Fransızlar, Amerikalılar, Mısırlılar, Faslılar. Herkes bu stratejik ülkede hayır ya da şer için bulunuyor. Misyonerleri kınamak yerine idealist ve uzun vadeli çalışmalarına gıpta etmeliyiz, diye düşündüm. Son tahlilde fedakârlık ister bu işler. Kesinlikle Afrika'da olanlarla daha yakından ilgilenmeli, ticaret yapmalı, eğitim kurumları açmalı ve kardeşlerimizle daha çok dayanışmalıyız.
Gat, erkeklerin zihnini uyuşturuyor
Burada insanlar 'gat' adı verilen uyuşturucu bir ot çiğniyor. Yemen yetiştiriyormuş bölge halkı için. Bu hiç de masum olmayan yapraklar erkekleri hayal dünyasında çürütüyor. Düşünme melekelerini öldürüyor. Zalimlere itiraz edecek, ailelerine ve ülkelerine sahip çıkacak hal bırakmıyor. Kim bilir olanlara katlanmanın bir yolu belki de bu, ama nereye kadar? |